Ana içeriğe atla

Yağmurun Kasveti

İstanbul’da yağmurlu bir güne uyandım bugün. Ağustos ve yağmur bir araya geldiğinde Giresun’da geçen yaz tatillerim geliyor aklıma, sabahın bir vakti kalkıp işe gelmek durumunda olmaksa bu anıyla tezat halindeydi.

Daha güneşin doğacağı saatlerden kapanınca bulutlarla gökyüzü, gökyüzünden üstüme çöken yoğun bir kasvetle uyandım bugüne. İçimde sebebini kestiremediğim sıkıntılar , kafamda dolaşan flu ve karanlık hayaletler, yorgun bir gecede bir türlü tam uyuyamazken o uykuyla uyanıklık arasında görülen sıkıntılı rüyalar gibi bir sabah, boğazımda dün geceki fazla nikotinin kuruluğu, geleceğe dair büyük belirsizlikler üzerinde gayriihtiyari düşünerek geçmiş bir uyku, yorgun bir beden, yorgun bir zihin ve yorgun bir şehir, insanın İzmir’de terden ıslak ama güneşli, mutlu ve aydınlık sabahları özleyesi gelmiyor değil. Şimdi sağ tarafıma baktığımda karanlığa yükselen kuleler görüyorum, kuleler karanlığa yükseliyor.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Düşünün. Bir hayal kurmuşsunuz. Peşinden koşmuşsunuz. Tam üç buçuk senenizi harcamışsınız bu hayalin peşinde. Arkadaşlarınız olmuş, dostlarınız, kardeşleriniz olmuş bu hayale beraber koştuğunuz yoldaşlarınızdan. Arkadan çekmişler, çelme takmışlar, yolunuza taş dizmişler durmamışsınız. Üstelik bir de sözde yoldaşlarınızca haksızca suçlanmışsınız. Son kez konuşurken o topluluğun karşısında, en eski yoldaşımın, sevdiğim kardeşimin gözlerindeki o bir damla yaşta gizli bizim bu yola sevgimiz; gece otobüste gözlerimin ucuna gelen, durduramadığım, saklayamadığım o bir damlada. Bu yolu açanın ellerinin titremesinde gizli bizim tutkumuz. Sıfat peşindeki küçük insanlardan, küçük hesapların insanlarından olmayışımdan, yolumdayım, yürüyorum, koşuyorum, ilerliyorum hala. Siz arkada bir ceket için kapışırken farkında değilsiniz, sizi de ilerletmeye çabalıyorum. Kirletmeyin kurduğumuz hayalleri, bırakın yahu, ya yürüyün yanımızda, peşimizde, önümüzde; ya gölge etmeyin. Dieu et mon droit.

Eylül

"Eylül malum a, hüzün ve matem ayıdır." Mehmet Rauf böyle diyor. O eylülde, hatırlıyorum çok hevesliydim, Tansaş'ın karşısındaki durakta otobüs bekliyordum, tatildi. Mutluydum dönüşü heyecanla bekliyordum. Olmadı, ilk kez çatladı temelleri orada, inşa ettiğimiz binanın, ki planı sonsuz katlıydı. Sonra bir eylül daha vardı, bir mayısta çocukça bir ömür dediğimiz bir eylülde çöktüğünden, ve sonra derme çatma kulübe bize yetmediğinden yine yalnız yine dışarda yine bir başına yine ikimiz, eylül, konuştuk ve bu sefer bir çocuğun iyimserliğinden bir gencin hayalperest planlarına dönüşmüş bir "bir ömür" sözü verdik. Ve son eylülde bir kez daha o hayallerin üzerini en koyu en kalın en silinmez kırmızı kalemle çizdik. Eylül malum a hüzün ve matem, bir ömür dediğin nedir ki zaten.

Yazmaya meyyal

Yazamıyorum, neden? Kaleme uzanmıyor elim, kafamda uçuşan sözler kayıp, içimden geldiğini sandığımda elimden gelmiyor. Yaşamaya dair söyleyeceklerimi mi tükettim yoksa söz söyleyecek mecalim mi yok? Kendimi savurduğum mecrada yaptığım seçimler, içimdeki kelimelerle oynama hevesini yok mu etti? Yazmaya meyyalim vallahi dertten, buydu, o zamanlar ifade ediş şeklim aynı olmasa bile, yazma tutkumun temeli; onlu yaşların sonlarındaki o yarı bunalım hali içimden atma çırpınışlarıyla çalakalem karalarken. Şimdi biraz daha büyümüş, o ergen bunalımlarından azade olduğum için mi yazamıyorum? İçimden yazmak gelmiyor değil, yazacak iki kelamım var sanki hissediyorum, biçimlendiremiyorum lakin. Nihayetinde şimdi o eski melankolik dönemin şarkıları, karanlık bir odada yükselen şekilsiz duman, ritüelin tüm parçaları tamam, lazım olan beyaz bembeyaz boş bir kağıt, ve üzerinde akıp giderken sözcükler bırakan simsiyah mürekkep.